26 Kasım 2015 Perşembe

6.



Eski fotoğraflarıma bakıyordum bugün, ben değilim sanki. Bakışlarım, olmak istediğim kişi gibi. Zaten öyleymişimde haberim yokmuş. Kendimi fazla yıprattığımı, kandırdığımı anladım. Doğruların nasılda canımı yaktığını ve insanların benimle nasıl oynadığını hatırladım. Ne zaman ince telden bir keman çalsa eskileri anımsarım. Unutmuş olsam bile, duygularım bana hatırlatır. Sarılacak kimsem yok diye yastığa sarıldığımı, korktuğum zaman masanın altına saklanışımı. Çok daha derinim anlattıklarımdan ama kendi içimdeki abartılarım akılların en absürd yerinde yaşamını sürdürmek için, mimiklerimi yakar herzaman. Değiştiğimi kabul edemiyorum, aslında çoğu şeyi kabul etmek istemiyorum. Gece yatağımdan kalkıp indiğim sahilin denizindeki dalga seslerini kulağımda dinlediğim zaman, eskisindende iyi bir ben bulmak için avutuyorum kendimi. Nafile artık eski heyecan yok. Eski yaşam enerjimi en güzel okyanusların, en tehlikeli timsahlarına yedirmiştim resmen. Bugünde elektrikli süpürgenin hortumuna takılan bez parçasıyım. Yerlerde çırpınıyormuşum gibi, her tarafım ağrıyor. Üstelik tek yaptığım uyumak ve yaşam belirtisi vermek için evde biraz yürümek.  Bir çocuk tanıyorum, kırık dökük bir evde müzik setinden istediği parçaları açıpta kendi etrafında dönerek oynayan. Gözleri kapalı, gürültüden yoksun.. Şimdi bunları hatırlarken, kendime gelebilmek için önce çırıl çıplak bir halde çimlerin üzerinde yürüyeceğim. Beni bulmak için, yağmurun ortasında avuçlarımı açıp gülümseyeceğim. Belki yarına hasta olurum ama mantıklı bir sebebi olur. Hatta mantıklı olmasına bile gerek yok. İstiyorum ve yapacağım.Varsın kimseler anlamasın ne yaptığımı, umrumda değil artık.
Derken Aslı, beni bu halde yakaladı. Yerin dibine girmekten, dünyanın çekirdeğini bulmuştum. Madem umrumda değil, neden bukadar utanmıştım senden. Neden seni gördüğüm zaman, kalbim titriyordu bilmiyorum. Ne konuşacağımı bilemezken Aslı, soyunmaya başladı. Öylece kala kaldım. Ona bakmamak için gayret ediyordumki, elimi tuttu ve bana baktı.

- Hayatımda eksik olan tek şey sanırım bu.

Akımdan ‘’Tabi ya, deli saçması bir fikirle kimsenin olmadığını düşündüğüm ovanın tekinde, Aslının beni bu halde görmüş olması eksik olan tek şeydi.’’ Diyorum ve sırıtıp duruyorum.

- Biriyle çıplak bir şekilde koşmak mı? Bence değil.
- Neden kendini sürekli sorgu altına çekiyorsun Lavender? Bunu istedin, bu yüzden burdasın. Kendini rahat bırak. 

Çok doğal ve çok rahat bir kadındır Aslı. Yanında ölesiye utansam okadar huzur vericidir ki kendi kendime utanmaktan vazgeçerim, anlamsız olduğunu düşündüğümden. Dokunamıyorum bile ona, hayallerimdende ötesiydi.

- Haklısın. Ozaman, hazırmısın?

Elimi tuttu, yavaş adımlarla göle doğru koştuk. Hiç konuşmadık, bazen gözlerimizi kapattık. Düşme korkusunu bir kenara bıraktık. Belki bir uçurum bekliyordu bizi ileride ama Aslının yanında ben vardım. Aşk’a doğru koşuyordum, bu benim için zaten uçurum. Biraz yürüdükten sonra, kıyafetlerimizi giyip sıcak bir kafeye doğru yol aldık. Aslı kahvesini söylerken ben onu izliyordum.

- Ee sen bir şey almıyacakmısın?
- Ben kahve sevmem, teşekkür ederim.

Aslı, evine gidebileceğimizi söyledi. Kabul ettim. Yani tabiki kabul ettim. Taksi bulamadığımızdan, yürüyerek gitmek zorunda kaldık ama yinede çok güzeldi. Onunla beraberdim, onun kadar mükemmel biriyle. Aslı kafasını çevirip, burası benim evim dedi. Ben, kırık dökük evime onu getirdiğim için utanmıştım ve bakamıyordum bile. Kafamı kaldırdım, hayatımdaki tüm yanılgılarım birleşse böylesine sert bir tokat yiyemezdim. Ev eski, boyası dahi yok. Hayallerimde saraydan gelen prenses, bodrum katı gibi bir yerde yaşıyordu. Bu önemli değil, hemde hiç. Sadece buna dair hiç bir belirti yoktu gözlerinde. Birazda içim rahatlamıştı. İlerledim. Adımlarım hızlandı, içeri girer girmez. Aslı ile göz göze geldik. Hiç kimseyi bukadar öpmek istememiştim, tuttum kendimi. Beni olmadığım biri gibi tanıyacak diye korkuyordum. Evi bulunca kadına saldıranlar gibi görünmek istemedim. Utandığımı biliyordu, bu yüzden elimden çekip beni mutfağa götürdü. Şapşal bir ifadeyle suratıma baktı.. Bugün tatlı yapıp satacaktı ve benden yardım istemişti. Mutlu bir şekilde işe koyulduk. Tabi Aslı benim, teyzelerimden görüpte öğrendiğim marifetlerimi bilmiyordu, sürekli şunu şuraya koymalısın diye öneriler veriyordu. Bende çaktırmıyordum yanlış olduğunu, bildiğim gibi yapıyordum. Fırından çıkarıp tadına baktığımızda

- Her zamankinden daha lezzetli, bir elin nesi var iki elin sesi varmış hakikaten.
- (Gülüyorum)

Beraber evden çıkıp sokak sokak gezdik ve tamamını sattık. Çok yorgunduk ve saatden haberim yoktu, çok geç olmuş. Her şey için birbirimize teşekkür ederken Aslı,

- Benimle kal.

25 Kasım 2015 Çarşamba

2. Gözleri renkli, siyah kadın



Merhaba, Tanrım! Sanırım beni duyuyorsun. Beni affettin, görebiliyorum. Hayır, artık gerçekten görebiliyorum. İyilik saçıyorum, yardım ediyorum, sekerek koşuyorum. Ovalarda yuvarlanıyorum,  kötü hayalleri bıraktım gibi. Huzurluyum, yatağım sıcak. Yanlış anlamayın, yeni bir köpek sahiplendim. Aslının, müstakbel eşim olmasına daha var. Umarım çok yoktur. Sabırsızlanıyorum. Evet, şimdiden. Ölen kardeşimin fotoğrafına bakıyorum, bir kenara sıkıştırıp atmıyorum. Ordasın, biliyorum. Annemi arıyorum, annem işte. Değişmemiş, ben değişmişim. Seviniyorum. Babamla konuşmuyoruz, yenmem gereken daha çok şey var. Yenmek istemediklerimde. Mesela, kapı çalınıyor. Açmıyorum, açmadığım için pişman oluyorum. Pişman olduğumu unutuyorum, doğal olarak içimdeki sıkıntının ne olduğunu sonradan bulamıyorum. Eskiden unutmazdım, tam tersine baştan sona kadar yazardım. Hatırlamak için. Kendimi cezalandırmak için. Evdeki tüm ışıklar kapalıdır, sadece kirayı ödüyordum çünkü çatı altında uyumayı özlemiştim. Sokaklarda uyurdum. Abuk subuk insanlarla takılırdım. Benim adım abuk subuktu. Onların çetesindendim. Kurtulamadım, hastanelerde yattım. Kendim için değilde, işkenceden kurtulmak için uzak durdum. Alışkanlıklarım silinmemiş, gizlenmişti. Odanızdaki dağınıklığı yatağın altına tıkmak gibi. Aslının yanında uzun kollu giyerim hep, yaralarımı görüp sormasın diye. Kaybetmekten korkuyorum, yalan söylemeyecektim. Zaten basit bir insanın, en fazla ne kadar güzel bir hayatı olabilir ki? Gece, gözlerimi kapatıp rahatça uyumak istiyorum. Olmuyor. Küçükken sarılıp uyuyacağım bir oyuncağım bile yoktu, sadece tavandaki ışık vardı. Onun beni koruduğuna inanırdım. O ışığı hiç kapatamadım. Kapatsam, karanlık beni içine çekecek gibiydi. Mahalledeki çocuklar bisikletleri ile yarışırken ben, bir köşede onları izliyordum. Babaları yanlarına gelip, aferin derdi. Saçlarını okşardı, sarılırdı. Onları izlediğim köşeden bakıp, ağlardım. Benim bir babam vardı. O bir ağaçtı, duvardı, sehpaydı.. Hayatta varolup, konuşmayanların arasındaydı. Belki çocukken bir duvara bile aşık olabilirsiniz ama eğer  18 yaşına yeni girmiş bir biriyseniz, işler çok zor. Ben, beyaza katlanabilirim. En azından üstüne bir kaç renk fırlatabilirim. Siyaha katlanamam, beyaz tebeşirle karalarım. Zamanla silinir, yine siyah olur. Biliyorum, denedim. O yüzden kendi haline bıraktım. İlla çukura doğru yürümek istiyorsanız, siz bilirsiniz. Ben çukurda bekliyor olacağım. Zamanla gücümle birlikte, nefretimde gelişti. Sevmek ne bilmiyor ama nefreti damarlarımda hissedebiliyordum. Aynaya bakıyorum, güzel değilim. Saçlarımı kestim, küçücük bedenimin içine 3 kişiyi sığdırmıştım bile. Biri sevgi, biri umut, diğeriyse ben. İçimde ama donmuş, çürümüş, unutulmuş. Ellerime bakıyorum, düzensiz. Çizgileri eğri, damarları keskin ve yaralı. Olmadığım biri gibi davranıyorum. Kimseye muhtaç değilim. Hayatta tek başıma yürüyebilirim. Bir aileye ihtiyacım yok. Bazen kendime bile, fazla geliyorum. Gözlerim, derin okyanus mavisidir. Saçlarım,kum. Tenim, akşam üstü. Gel gelelim ki, saçlarımda yürüyemezsin. Gözlerimde yüzemezsin. Tenime bakamazın. Kafeste gibiydim. Günler çabuk geçsin diye sürekli uyku hapı içiyordum, sokaktaki çocukların gülüş sesleri gelmesin diye, kapılarım hep kapalı. Odamdaki duvarın üstünde, siyah ama gözleri bal bir kadın çizilidir. Kolyesi, elbisesi, göğsü, cinsel organı, dudakları yok. İnsanlar ona bakıp haz alamasın diye. Sadece iki eli, iki ayağı ve iki gözü vardı. Burnuda yoktu, silmiştim. Evi haftalardır temizlemiyorum, rahatsız olmasın diye. Sonra tamamını sildim, çaresizdim. Hayalimde bile birini, kendime uygun göremiyorum. Hiç kimse arkamdan gelip sarılmıyordu. Kitap yazılarında kelimelere dikkat ederdim.  Bir kitapta en fazla yazılan cümle veya kelime, yazarın hayatındaki eksiği yada fazlasıydı. Sofraya konulan eşit tabakları inceliyorum, sevdiğim insanla benim bardağım aynı renk olmalıydı. Pervanelerin rüzgarı nasıl dalgalandırdığını hisseder, dahada hızlanırdım. Ellerimi açıyorum, yürüyorum. Gökyüzüne bakıyorum, kafamı yere eğiyorum. Çok serin, hafifliyorum. Uzayan saçlarımı kesiyorum sürekli, rahatsızlık duyuyorum her şeyden. Boş şişelerin kırık binaların duvarlarında nasılda parçalanıp gittiğini, üstüne atlayıpta içinden geçemediğim aynadan izliyorum. Kaşlarımdaki kanı, gözlerimdeki ağlamaklı ve öfkeli insana bakıyorum. Gerçek miyim? Ah gözleri renkli, siyah kadın. Sende sahtesin. Bunu, yeni öğreniyorum.

4.


Çoğu şeyi aklımda birleştiremiyorum Aslı, çünkü benim her yanım eksik. Bilmiyorum anlamlarını, yüz ifadelerini, konuştuklarını. Uzağım sanki, yorgunluktan ayaklarım kırılana kadar koşsam yetişemiyecek gibi hissediyorum, özelliklede dengesiz duygularıma. Kuyruğunu yakalamaya çalışan köpekler gibiyim, birde pişman. Pişmanlık insanı derinden yaralarmış, nefes alamazsın demişlerdi. Gülüyordum. Zaman neden bukadar kötüdür, hiç anlamıyorum. Verdiğini alır, aldığını vermez, vermediğini gözünün içine sokar ama ölene dek alamazsın. Anneni, babanı, kardeşini, arkadaşlarını. Mezarındaki çiçekleri bile bir gün çalacaklarken bu neyin telaşı, anlamıyorum. Bana dünyadan bahset biraz, belki benim pencerem buharlıdır göz yaşımdan. Belkide siyahtır, klasik sonlarımdan. Hatta belki, birazda sensindir ama perdeleri açamıyorumdur umutsuzluklarımdan. Eğer yanımdaysan, evime gel. Her şeyin tozunu alalım ilk önce, malum orda senelerdir yokum. Sonra sabah olsun, açalım her yeri, güneş doğsun yüzümüze. Sonrada belki sana açıklayamam, aşık olurum. Öperim, severim.. Yada hiç bilmeyeceksin belkide, yolda ayağına takılan taş gibi oynıyacaksın benimle. İşin bitince bir kenara fırlatacaksın, uçup gideceğim. Bunu istemiyorum, sende isteme. Ben umut istiyorum artık, yaşama sevinci. Şımarık, biraz duygusuz, çocuklar gibi olalım istiyorum. İnsan birine hepmi muhtaç kalabilir? Belirli aralıklarda. Mesela, en sevdiğin insandan başlayıp en sevmediğine kadar yaz duvarlara. Sonra aralarındaki sıcaklık ile soğukluk derecelerini hesapla. Benim gibi soğuk seviyorsan, en son sıradasındır. Az bulunmasına rağmen, hor görülen..  Gerçi şaşırmıyorum, yaşadığımız yer bile bir çöplükten ibaret. Ben en çok bu yüzden seni sevmek istiyorum Aslı. Çöpçü gibisin, ama kokmuyorsun. Lavender gibi kokun.. Neyse saçmalıyorum yine, şapşallıkta başladı bende, sonu nereye gidecek bir bakalım. Yada sonsuzluğun? Bana sonsuzluk dedirttin, kendinle gurur duy. Şimdi duvar rengi siyah olan odamdaki, soğuk yorganlarıma döneceğim bir kadeh şarapla, kafayı bulup. Sakın peşimden gelme, utanırım.
Yastığı iki ayağımın arasına sıkıştırıp uyuyacağım şimdi, fazla zayıfım, kemiklerim bedenimden rahatsızlık duyuyor. Fakir bir ailedir benimkiler. Fakir derken, dar görüşlü, cahil, kısıtlayıcı, gökkuşağı nerde ne zaman çıkar onu bile bilmezler. Ben bu yüzden fakirim , en çokta sevgiden. Sen zengin bir saraydan gelmişsin, masallarımda. Sevgiye tok, duygulara. Umutla bakan gözlerin var, enerjin beni sarhoş ediyor çoğu zaman. Alkoliğim ve iyiyim. İlk kez, bende güzelim. Sevimli, işe yaramazdan uzak, birileriyim, biriyim. Karakterimi keşfettim, yazabiliyormuşum. Sesimde fena değilmiş, bir ara seninle sanatçıymışız gibi, sahnede yeni melodiler keşfedebiliriz. Sözleri unutalım, birbirimize bakalım ve zaman orda dursun ya. Ne olur dursun.  Çünkü gecenin ardından, evime geri döneceğim. Sanki, hiç gitmemişim gibi korkuyorum. Soğuk ne, bunu hissedebiliyorum. Kendimle savaşıyorum, içiyorum, her şeyin içine edip batırıyorum! Merhaba işe yaramaz ben, kötü olmayı özledin mi? Hadi, durma. İçindeki mutlu insanları öldür, onları benden al. Aslıyıda, Aslı.. Aslıyı bırak, bırakman gerek! Kalbime tutun, gitme. Gitmemelisin, yoksa gidiyormusun? Nereye gidiyoruz. Tanrım sıkışıyorum, kenara, köşeye, kendime, dilime, beynime. Dünyanın tüm güzelliklerini görmek yerine tüm karanlık vadilerine saklanmak istiyorum.

-Lavender, uyan!
-Aslı geldi, onunla tanış.
-Ne diyorsun sen?
-Biliyorum, gitmemesi için uğraşıyorum ama bende ben bile kalmamışken saçmalık olur.
-İçindeki her neyse Lavender, beyaz çiçeklerin, yeşil umutların, uçan tozların, yarım ayın içine gönder! Eğer yok etmezsen, yok olayım. Sudan derelerden akayım, bulunamayım. Yemin ediyorumki, odandaki tüm yalnız ruhların adına, ben buradayım!
-Lavender, uyansana.
-Ne, ne oluyor?
-Sadece bir rüyaydı
J Dün gece çok eğlendim, teşekkür ederim. Ama şimdi gitmem gerek, derse geç kaldım. (Öpücük)

Gördüğüm kabusu eriten, bir yanak öpücüğünden daha güzel ne olabilirdi ki..
Kapının gıcırtısından sonra, ayağa kalktım. Kendime ilk kez kahvaltı hazırladım. İlk değilmişçesine, hayatıma normal olarak devam ettim. Yeni halime şaşırmadım, kendimi kandırmak istedim. Sanki hep böyle huzurluymuşum, sanki Aslının ilk öpücüğü değilmiş gibi. Sanki bedenim, hep sıcak kalmış gibi. Üsütme en sevdiğim kıyafetlerimi giydim. Asker kotum, lekeli beyaz tişörtüm, siyah deri botlarım ve bandanam ile sokağa fırlayı verdim. Sağa ve sola baktım. Bakarken birileri daha bana baktı ama görmedim. Biraz alışılmışın dışında giyinmiş olabilirim büyüklerimiz için, ellerinden öperim. Öperimde, onlar istemez. Neyse, Yoluma devam edeyim. Ağacın üstündeki kuş, merhaba. Sesin harika. Gideceğim yolun taşları, eski ama sağlam. Kulağımdaki kulaklıkta, sözsüz bir alt yapı, üstüne bir kaç şey karalıyorum. Metroya bindim, Aslının okuluna gittim. Dersi bitmiş, kapıya doğru yürüyordu. Ne kadar güzelsin, Aslı. Attığın her adım, kalbimi daha hızlı çarptırıyor. Seni...

-Lavender, ne işin var burda.
-Sevinmedin mi yoksa?! Hata mı yaptım? (Telaşlı)
-Hayır çok sevindim. Söyle bakalım, nereye  gidelim?
-Kitap evime.
-Nasıl?
-Kitap evim. Bu yaşıma kadar biriktirdiğim kitapları, anıları, duvarlara dizdiğim yer. Evi kendim  yaptım, aslında bir oda. Görmelisin!

Kitap eve doğru yürümeye başladık, Aslı bana bakıyordu. Dudak çukurlarının zerafetinde, ziyaret eden ben, ne çok yakışmıştı ona.  Heyecana alışmış kalbimle, hızlıca ilerlerken, Aslı birden önüme geçti. Bana, sen hayatımda tanıdığım en utangaç ama en iyi insansın dedi. Dünyalar sizin olsun, Aslı yavaş yavaş benim oluyordu. Gülümsedim, yaklaştım, dahada yaklaştım. Burnumu, burnuna sürttüm ve peri tozlarım olsa, yıldızlara uçmak için son hakkımı seninle kullanırdım dedim. O, onu öpeceğimi sanmıştı. İçimdeki kahkaha isteğini, zorlamıştım. Fazlada tutamadım, oda zaten tutmamıştı. Öylesine eğleniyorduk ki, bitmeyecek gibi.  Kikirderken bir anda kitap evine geldiğimizi farkettim, boynumdaki anahtarı indirip kiliti açtım. Siyah bir oda, ve içinde renkli kitaplar vardı. Dekorasyonun tabanında, yarısı mermer, yarısı tahta olan 2 bölüm vardı. Bir tarafı Aslıydı. Pürüssüz ve sağlam. Bir tarafıda ben, kırık ve hasarlı. Saatler geçip ilerlerken, kitapların çoğunu bildiğini farkettim. Sanırım benimle birlikte olmasının sebebi, benden bir parçaya sahip olmasıydı.

23 Kasım 2015 Pazartesi

3.



Günün güzel saatlerinde, merhaba, Tanrım!
 Beni seviyorsun, görüyorsun, dokunuyorsun. Çimlerine bastığım, limanlarında sabahladığım için özür dilerim. Kadınların koynunda parfümümden bir tutam bırakıp, kaçtığım için beni cezalandırma. Kendimi kuşçasına hayal ediyordum. İnsan olmak beni yoruyor. Gidiyorum. Kendimden bile. Zamanın beynimde tersine aktığını hayal ettiğim zaman, ellerimde oluşan hava kabarcıkları, vücudumdaki en güzel yerlere sahip oluyordu.  Sabah yanımda uyanan, sahnemdeki perdeleri açıp, hadi öldüğün oyundan kalkta kahvaltı yapalım diyordu. Ben, yastığımda küçükten büyüğe doğru kötü ironiler besliyorum. Kuşum ben, kanadı eksik, ağzında yemeği ve çıkan kaburgalarıyla. Başkasına verdiğim yem, içimde paylaşılamıyordu. Mutlu olduğum için yardım ederken, artık mutluluk bana bir türlü yetemiyordu. Küçücük şeyler benden, bense küçücük şeylerden zahmet edipte doyamıyordum. Dünyanın benden çıkardığı acıyı, herkese armağan ediyordum.. Hala ediyorum.
Bana mutlu bir yüz çiz Lavender, bense onu anlamak için 360 kişiyi hayata döndüreyim. Sevdiklerini kaybeden insanların hüznünü izledikten sonra, nasıl geri kazandıklarını izlediğimden beri hiçbir şey sona kalmadı kendimden. Ozaman yeniden, yeni gelenlere, tanıtayım.
Merhaba, ben Lavender. Arkadaşlarıma nezaketen arkadaş diyorum yoksa hepsi ciğeri iki kuruşluk insanlardır. Hayatımda çok insan var ama en sevdikleri canlarını yakanlardır. Ben basit bir insanım. Dünya değerini, barışı en önde tutanım. Kötüyüm burda, ne kadar masum olsamda. Basit kalabalığın arasına sıkışıyorum, kalbim sıkışıyor ve çıkamıyorum.  Herkesten nefret ediyorum desem dostlar üstüne alınmaz, iyi rol yapıyormuşum. Halbuki herkes, herkesi tanıyor. Herkesin kim olduğunu, kendi olduğunu, nerede varolduğunu ve nerelerde varolamadığını herkes biliyor! Peki ya ben? Ben sadece olmak istediğim kişi ile kavgalar ediyorum çünkü o beni istemiyor. Yakıştırmıyor kendine benliğimi. İstemekten vazgeçmiyorum. Adaleti sağlayan yargıç gibi, uykusuz ve sadece huysuzum. Çünkü kurallar içerisinde özgürüz, en azından nefes alacak kadar. Yada bilemiyorum. Bu aralar herkes gaz maskesi takıyor. Çocuğun teki sopa atarken, arkasından insanlar koşuyor. Bu ne akıl almaz iştir anlamadım. Bense izliyorum, zaman yarışıyor, uzakta kalmayı tercih ediyorum.  


2.


Pısırık bir adam düşünün, karısının sözünden çıkmayan, ona hizmet eden hatta ve hatta bazen kölesi haline gelen. Güneş yok diye açmayan papatya tomurcuğu gibi. Tamda böyle bir dünyanın içindeymişim, haberim eksi sıfır partisini kutluyor. Benden bir ton habersiz kalbimde sadece yaşamak için çaba sarfediyor. Herkes tarafından neden yoktum.. Herkes neden herkesleşiyorken, herkesleşenler neden farklı maskeler takıyordu. En önemliside ben neyin, hangi zamanın içindeyim bilmiyorum çünkü akşamdan, haftalardan, aylardan hatta matematik sınavından kalmayım. Zengin, popüler, çoğul, tek, yalnız, fazla meşkul.. Hepsiyim, bir günde hepsiydim. Kaç tane yüzüm var, bilmiyorum. Beni tanımayan dört, tanıyan iki, dostum hiç der. Profösyöneldim, en azından kendimi saklama konusunda. Bazen okadar kaybolurum ki, denizden gelen dalgalar sırtıma değmez.  Canı tatlı insanlarada katlanamam Aslı, sen böylesin. Bu arada, seni seviyorum. İçimden.

-Ama seni görebiliyorum.
-Ya sadece bir hayalsem? Ozaman..
-Hayaller gerçek olmak için bekler.
-Gerçek ve yalanı ayırt edemeyen biriyim ben.
-Bazen bende şüpheye düşerim. Doğru olduğumu bilmeme rağmen çoğunluk yanlışsa, kendime acaba ben mi yanlışım diye sorarım. Sonra herkeste olmayan o şey bana cevap verir ve bundan emin olurum.
-Şey?
-Özgüven.

Aslı yeniden bende olmayan bir özelliği yüzüme vurunca, kaçtığım düşüncelerin içinde buldum kendimi. Ben, ego tahtımın karaktersiz olduğunu biliyorum. En kötüsüde buna boyun eğiyorum, eğdikçe psikolojimin nefsine sarılıyor ipler, yeniden sandalyeyi yere yığıyor köklü ayaklarım.  Köklü diyorum çünkü, başarılarımın en ucundayken ne güzelde en dibine batırıyorum. Nasılda kesiyorum en sevdiğim tabloların ressamlarını hayallerimden. Bana lazım olan bolca özgüven, bunun arkasında gelen pozitif enerji ve sonunda evrene yollayacağım sonu bitmez teklifler. Ama özgüvenim yok, yok dedikçe azalıyorum. Ee ne yapayım ben şimdi? Yanımdaki kaslı hatunlara bakıp iç mi çekeyim yada çocuğu büyük üniversiteleri bitirmiş karşı komşunun, nasıl pohpoh landığınımı izliyeyim. Aklıma takıldıkça takılıyor, insan olabilmek için illa bir başarımı elde etmek gerekiyor? Başarılı doğdu diyecek haliniz yok biliyorum, ama başarı nasıl baktığınıza bağlı. Bu günlerde iyi biri bile olmak bir başarı kavramına sahip mesela, oysa bu bir kural haline gelmekte. Kötü olmak yasal değil deseler, maskesini çıkaracak okadar karakter tanıyorumki. Gökyüzü bile böylesine bulutluyken, bu neyin parlaklığı. Aslı, öyle değil tabi. Hayatı sever, yağmurla dans eder, maskelerin üstüne gökkuşağı çizer.  Boşuna mı? Kıskanıyorum hayat enerjisini, imreniyorum, bazen sarılmak istiyorum..  O benim rahatlamış halim. Deli gibi sinirliyken çığlık atıp birden gülmeye başlayan bir ben gibi. Haline gülüyor, düşüyor ve ona kimse gülmüyor. Son bahar yaprağı gibi. Hatta bazen son bahar gibi geldiğinde üstüme ne giyeceğimi bulamıyorum, heycandan bir sıcak bir soğuk oluyor, değişiyor hava şartlarım. Ve gidecek biliyorum, kış gelecek. Kazaklarım tükenecek, bazen sıcaklığı yazın bazen ilk baharın rüzgarı. Gelip giden mevsimler yüzünden, bedenim karmakarışık.  Ama, piyanonun tuşlarına nasıl basıyorsam sanada öyle dokunuyor duygularım. Kırgın, dağınık, notasız, duygusal, sevinçli..

Bunu unutma.